16 Haziran 2008 Pazartesi

30. Yıl Sonrası...

Şöyle bir dönüp ardıma bakıyorum da... Neler yaşamış, neler yaşatmış ve nasıl yaşanmışım diye... Dudağımda küçük ama cesur bir kıpırdamayla ifade edebilirim gelip geçen bütün senelerimi:
“TEBESSÜM”
Her günümün insanlarıydı arkadaşlarım, paylaştıklarım, aşklarım... Bazen radyodaki şarkılarda andım herbirini, bazen ithaf şarkılar yazaraktan... Ama en çok evet en çok “O” gün yoklukları sızlattı yüreğimi
“DOĞUM GÜNÜM”
Belki de bu yüzdendir “Arkadaş” şarkısında gözlerime söz geçiremeyişim... Ve bundandır hep o aynı günde ve o aynı şarkıda ailemi daha çok seviyor oluşum... Sevdiğim herkesi... Hatta sevmediklerimi bile...
Büyüme denen şey bu olsa gerek...

GECE MASALI

Gecenin dibinden
Gelip uzandı yanıma
Yalnızlık
Mıhlanıp kalmıştı gözümde
Odanın beyazı
Lambanın sarısı
Ve O’nun
Sırtını dönüp
Gidişi...

Hala inanmıyordu
Gece
İnanmak istemiyordu benim gibi
Oysa
Uzanıyordu yanımda
İşte
Yalnızlık

İnkar edilmez
Tarif edilemez bir boşluk
Boğuyordu yüreğimi
Susmak da olmuyordu
Biriktikçe kelimeler
Yitiyordu
Sevdiklerim

Geceler sordu
Gündüzler yitirdi
Cevapları
Kayıp bir çocukluk büyüdü
Aman, içinde
Tamam bir olgunluk eksildi
Gitti
Zaman hiç’inde...

(07-01-2006)-215. / 00:48 Cumartesi


19 Mayıs 2008 Pazartesi

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı

"Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım."
"Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir."
Mustafa Kemal ATATÜRK
19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun!

17 Mayıs 2008 Cumartesi

"Hükümetçilik" "Devletçilik"i Nasıl Öldürdü?

Piyasadaki bazı dergi ve kitaplarda iki resim arasındaki farkı bulun gibi akıl oyunları yeralır hepiniz mutlaka görmüşsünüzdür. Amaç insanların hem eğlenceli vakit geçirmesini sağlamak hem de beyin jimnastiği yapmalarına katkıda bulunmaktır elbet ama aşağıda görmenizi istediğim 2 resim ne eğlendirme amacı taşımakta ne de zihin egzersizi yapmanız için sayfada yerini almış bulunmakta. Bu, anneler gününde birkaç gazetenin ulusal bir markanın reklâmını kendi görüş çerçevesinden insanlara dayatma gerçeğidir:




“Sınavlar ülkesi”nde yaşıyoruz malum ve bendeniz yakamı bu sistemden ne kurtarabildim ne de kısır döngülü umut kapısına tek hamlede arkamı dönebildim. Haziran ayında bizleri bekleyen bir kpss sınavı var. Açılımı ÖSYM’ce Kamu Personeli Seçme Sınavı olarak belirlenmiş ama ben ve benim gibiler kayıtlara geçecek türden çeşitli açılımlar bulmaktayız emin olun.
Şu dönemde sınavın en çarpıcı konuları İnkılâp Tarih’inde yeralıyor bana göre. Dersin her ünitesinde yakın geçmişimize ve bugünümüze ve ne yazık ki (böyle giderse) yarınlarımıza hiç de yabancı olmayacak olayları tekrar ediyorum. Madde madde sizlerle de paylaşmak isterim:

** Osmanlı Devleti zamanında kurulan Düyun-u Umumiye”nin görevi Osmanlı’nın dış borçlarını denetlemekti. Bu kurum varlığı devam ettiği sürece Osmanlı’nın ekonomik ve mali yaşamında etkin bir rol oynamıştır. Peki, şu zamanın IMF’si de benzer bir tablo çizmekte değil midir zaten?

** Atatürk’ün ekonomik alanda yaptığı devrimlerin amacı yabancıların elindeki işletmelerin millileştirilmesiyken şuanda gerçekleşen özelleştirmeleri kısaca gözden geçirmekte fayda var sanırım:
Kuşadası Limanı İsrailli'nin, İzmir Limanı Hong Konglu'nun, İETT Garajı Dubailinin...
Petkim? Ermeni'nin, Rakı Amerikalı'nın, Türkcell’in yarısı Finli'nin Rus'un, araç muayene işi Alman'ın, Başak Sigorta Fransız'ın, Adabank Kuveytli'nin, Avea Lübnanlı'nın, Telsim İngiliz'in, Finansbank Yunanlı'nın... Oyakbank Hollandalı'nın. Denizbank Belçikalı'nın, Türkiye Finans Kuveytli'nin, TEB Fransız'ın, Cbank İsrailli'nin, MNG Bank Lübnanlı'nın, Alternatif Bank Yunanlı'nın, Dışbank Hollandalı'nın, Şekerbank Kazak'ın, Yapı Kredi'nin yarısı İtalyan'ın, , Beymen'in yarısı Amerikalı'nın, Enerjisa'nın yarısı Avusturyalı'nın, Garanti'nin yarısı Amerikalı'nın, Eczacıbaşı İlaç Çek'in, İzocam Fransız'ın, TGRT (Fox Tv adı altında) Amerikalı'nın, Demirdöküm Alman'ın, Döktaş Fransız'ın, Süper FM Kanadalı'nın…
Son olarak özelleşen Samsun ve Bandırma Limanları ve hisseleri satışa sunulan Telekom…
Madenlerimiz, topraklarımız…

** 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde alınan bir kararla yabancı sermayeye tekel hakkı tanınmamış, tanınmış olanların bu hakları ellerinden alınmıştır. Günümüzdeki tekel örneklerini, yabancılaşan kurumlarımızla örneklendirmek hiç de zor değil…

** Aşar Vergisi’nin kaldırılmasıyla köylü üzerindeki verginin %40 azaltılması Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan politika iken şimdilerdeki hem vergi çeşitliliği hem de zam değirmeni uygulaması yokedilen çiftçilerimiz üzerine oynanan oyunların gerçekleşen bir hamlesi değil midir?

** Yabancı sermayenin ülkemize gelmesi için yapılan uygulamalar… İthal edilen malların gümrük vergilerindeki oynamalar… (Ki zamanında milli sermayenin büyümesi için her kurum pahallı da olsa yerli malı tüketimine yönlendirilmişken şuan ki durum tam tersi görüntü çizmekte.)

Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletçiliğin tanımı: “Devletin ekonomide öncü ve yönlendirici olması, banka ve KİTler kurması, kamulaştırma adına çalışmalar yapması” iken günümüzde özelleştirme adı altında teslimiyetçi bir politika izlemesi, milli sermayesinin küçülmesine yol açacak bütün maddeleri uygulaması, kendi yatırımcısının önünü keserek yabancı sermayenin yerleşmesini sağlaması şeklinde tam aksi istikamette uygulanan hükümet politikasına dönüşmüştür.

Atatürk bir konuşmasında “Bugünkü savaşlarımızın gayesi tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığımızın tamlığı ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür.” diyerek çalışmalarının çizgisini dile getirmiştir.

Böylesi açık ve net bir sözün getirisini yabancı ulusların alması ve Türk kimliği çatısı altında yaşayan bazı kesimlerin bu gidişata destek vermesi Türkiye’nin şuanki gerçeğini oluşturmakta…

Ve ben bu aşinalığın burukluğuyla devam etmekteyim çalışmaya… Kpss ve hayat için…




23 Nisan 2008 Çarşamba

Bugün 23 Nisan Neşe "Dolmalı" İnsan



Bütün çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun. Bugünün öneminden dolayı yarınlarımızın umudu çocuklarımıza çok sevdikleri Barış Abilerinin şarkısını 90'ların çocuğu olan bizlere ise Trt'nin o yıllara ait çocuk korosu çalışmasını hediye etmek istiyorum. Şöyle yandan hafif gülümsemeyle geçmişi hatırlamaya ne dersiniz?

21 Nisan 2008 Pazartesi

Taşınabilir Bellek Modelleri

Geçenlerde yazdığım şiirleri ve çektiğim fotoğrafları daha güvenli şekilde saklamak için "Flaş(sh) Bellek" denilen "Bilgi saklama kartuşu" ndan aldım. (Daha Türkçe bir tanım uyduramadım aklımdan :)) Aldığım ürün ünlü bir markanın oldukça sade bir tasarımı. Alırken sadece işlevinin önemini kendi kendime vurgulayan bendeniz biraz araştırma yapınca aslında görselliğinde önemli olabileceğini düşünmeye başladım. En basit örneklerini sizlerle paylaşmak istiyorum tabiiki favorimin şarap şişesi olduğunu belirterekten... Alırken acele mi ettim acaba?





16 Nisan 2008 Çarşamba

Roxette-Listen Your Heart



Grubun dinlenmesi gereken diğer şarkısı "Its must have been love". Nice zaman onlara ait olduğunu bilmeden beğenmişim kendisini. Dinlemek için burayı tıklayabilirsiniz

13 Nisan 2008 Pazar

Şiirlerim-Mevsim Eylül



Uykuya yaslanmış öylece bekliyor yalnızlığım,
Senin yalnızlığın da bekledi mi hiç
Bir sesi
Bir canı
Bir hâyali...
Bekledi mi zamansız?

Yağmura yakalanmış kedi misali
Gözyaşlarınla kaldın mı
Gecenin ortasında?
Saatler sımsıkı tutunmuşken imkânsıza,
Boğazına bir el yapışırcasına
Nefes alamadığın oldu mu hiç...

Yatağında dönecek yön kalmadığında
Yüreğini ezdiğin oldu mu
Gözyaşı değirmeninde?
Çarşafa bulaşan soğuk terine
Veda etmek istedin mi hiç ansızın...

Kadehlerden taşacak kadar içmek
Ve bir gülümsemeye
Yetmeyecek kadar
Düşlemek
...

Hayalini yarım bırakıp
Aç kalktın mı hayat sofrasından?
Dudağına akmış aşk kanını
Öpesin geldi mi
Özlemle?
Çocukluğundan vazgeçip
Kocaman adam olmayı unuttuğun
Oldu mu hiç senin...

Göğsünü izledin mi her iniş kalkışında
Başı tam burada olmalıydı dediğin?
Saçından gelen buram buram
Kokusunu
Bilememeyi yaşadın mı?
Ya da hiç bilmemiş olmayı istedin mi
En acısı...

Anı kırıntılarını serçelere döküp
Yalınayak
Uyandın mı hiç uykundan?
Bir rüyayı ardında bırakıp
Yazdığın şiire son noktayı
Koydun mu hiç...

Delice severken....

Aslı-10.09.2005/195.

09 Nisan 2008 Çarşamba

Süper Baba-Oya Küçümen-Yeni Türkü

İlgili aramalar: tv - süper baba 1 -  super -  baba -  dizi -  nostalji


’93 yılında televizyon dünyasındaki yerini alan, unutulmaz müziğiyle hepimizin kalbinde taht kuran aile dizisi… Şevket Altuğ’lu, Sümer Tilmaç’lı, Jülide Kural’lı, Bennu Yıldırım’lı, İhsan Devrim’li; ilerleyen bölümlerinde diziye katılan Kenan Işık’lı, Suna Pekuysal’lı, Şevval Sam’lı zengin oyuncu kadrosu… Ailenin üç çocuğu: Zeynep, Mine ve Alim bizimle büyüdü dersem yeridir. Bölümlerinin İstanbul’un kuytusu olarak düşündüğüm Çengelköy’de çekildiği; sevginin, kardeşliğin, arkadaşlığın, aşkın en güzel ve en yalın biçimde anlatıldığı “Süper Baba” dizi müziği bu haftaki nostalji konuğumuz…
Kliple birlikte birçok sahneyi hatırlayacağınızı garanti ederek sizleri Oya Küçümen’in sesi, Yeni Türkü’nün ezgisiyle başbaşa bırakıyorum…

(Bu klipte dikkatimi çeken Sevinç Erbulak’ın henüz dizi kadrosuna katılmamış olması… Sanırım o zamanlar Fiko’nun büyük kızı olan Zeynep’i Yeliz Tozan canlandırıyordu)

07 Nisan 2008 Pazartesi

Çalışmalarım-2

Demi Moore'un meşhur bir pozu...
10.06.1997 tarihinde
karakalem çalışması olarak
defterimdeki yerini aldı...
*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

* Yukarıda soldaki resim 12.03.1997 tarihindeki karakalem çalışmam...

**Yukarıda sağdaki karakalem resim ise muhtemelen '97 yılının ortalarında çalışmalarıma üç nokta koyduğum iz'dir...

02 Nisan 2008 Çarşamba

Europe-The Final Countdown



Vokal: Joey Tempest
Gitarlar: John Norum - Kee Marcello
Bass: John Leven
Klavye: Gunnar "Mic" Michaeli
Davul: Håkan "Ian" Haugland

1982 de “Force” adıyla kurulan grup, 1986’da çıkardığı“Final Countdown” albümü ile zirveye doğru hızlı bir tırmanış gerçekleştirdi. Öyle ki albümle aynı adı taşıyan şarkıları 26 ülkenin müzik listesinde 1 numaraya kadar yükseldi. Şarkı ayrıca 88 olimpiyat oyunlarında kapanış müziği olarak kullanıldı. Sonrasında çıkardıkları 3 albümle istedikleri başarıyı yakalayamayan İsveçli grup, 92 yılında ayrılma kararı aldı.
“Chery chery lady” ve “Carrie” grubun diğer hit parçaları. O yılların müziğini hatırlamak isteyenler için listeme eklediğim haftanın grubu Europe ve şarkıları The Final Countdown…
Keyifli zaman geçirmeniz dileğiyle :)

30 Mart 2008 Pazar

Çalışmalarım-1

24-12-1996 tarihinde siyah-beyaz bir fotoğraftan ilham alarak yaptığım karakalem çalışması
Fotoğrafın kahramanı ise sevgili annem :)
Doğum günün kutlu olsun, iyi ki varsın...
Canım benim...

18 Mart 2008 Salı

18 Mart Çanakkale Zaferi

"Bayrakları bayrak yapan üzerlerindeki kandır.
Toprak,
uğrunda ölen varsa Vatan'dır."

1m2 ye 6000 merminin düştüğü, insanlığın savaşı yendiği,
bir ulusun kanıyla destan yazdığı yerdir: Çanakkale.

Bütün şehitlerimizin ruhu Şâd olsun...
Çanakkale Şehitlik, Anıt ve Mezarlıkları'nın
ayrıntılı bilgileri için tıklayınız.


16 Mart 2008 Pazar

Şiirlerim-Savaş Sonrası


Savaş sonrasında
Yalnızlığın;
Ateş elinde
Tarih küllenmiş,
Yazılan herşey savrulmuş...
Yağmur ruhunda yavaş
Ve sinsi,
Kan çukurunda boğulmuş
Bir beyaz gül
Öylece...

Bu bir ağıt
Yarın dilinde soğuyacak...
Dönüş yok
Yolu açılmış önünde,
Kalamaz
Sarayı çoktan yakılmış...

"Bin kere ölmüş
Bir kere yaşatılmamış umudun..."
Gidersin
Ardına dönüp bakmaz bile
Gururun...

Aslı-22.09.2005/204.

12 Mart 2008 Çarşamba

White Lion-When The Children Cry



1980’lerin ve 1990’ların önemli hard rock grubu White Lion, Danimarka asıllı vokalist Mike Tramp ve gitarist Vito Bratta tarafından 1983 yılında New York’da kuruldu. 1987 senesinde Atlantic Records ile anlaşan ekip, aynı sene “Pride” isimli albümle Amerika listelerinde 11. sıraya yükseldi. Grup, esas başarısını “When The Children Cry” adlı akustik ballad single’ıyla yakaladı ve listelerde 3 numaraya kadar yükseldi. Bu single ile birlikte albüm 2 milyon kopya sattı, grup aynı sene albümün turnesine çıktı. Sosyal konulara yaklaşımıyla dikkat çeken White Lion, orijinal kadrosuyla olmasa bile 2006 yılının Kasım ve Aralık aylarında turne kapsamında Türkiye’ye gelmişti…

10 Mart 2008 Pazartesi

Biraz Mizah...

Gözüme takılan dudak kıvrımıma yerleşen ayrıntıları sizlerle paylaşmak istedim :) Şu sarı ışık meselesi Türkiye için geçerli olan bir durum değil mi? Ben de diyordum nerden bu aşinalık hissi...







05 Mart 2008 Çarşamba

Alphaville-Big In Japan



80'lerin meşhur yarasa kol kıyafetleri müzik eşliğinde huzurlarınızda efendim...
Ne yazık ki o zamanların bülbül yuvasını aratmayacak kabarıklıktaki saçları bu klipte kullanılmamış. Küçük bir karede yakaladığım tayt ayrıntısı gözüme çarpanlar arasında... Bakalım sizler hangi ayrıntıları hatırlayarak gülümseyeceksiniz :)

27 Şubat 2008 Çarşamba

Özlem tekin-Yar Bana Varmadı



Kırmızı arabadaki delikanlıyı gözünüz bir yerden ısırıyor mu :))
Benim için herdaim taze kalacak şarkı ve kliptir kendileri...

Küçük Bir Hikaye...


Tanrı bir gün meleklerden birisine bir sandık emanet etmiş ve demiş ki:
“Bu sandığı sana emanet ediyorum. Ama sakın ola ki içini açıp bakmayasın…”
“Tamam” deyip sandığı almış melek…
Aradan zaman geçmiş ve meleği müthiş bir merak sarmış “Acaba sandıkta ne var?” diye.
İçi içini kemiriyormuş. Sonun da dayanamamış ve sandığı aralar aralamaz içinden bir sarı güvercin ve bir mavi güvercin uçuvermiş. Melek hemen son hamleyle sandığı kapatmış. Sandığın içinde sadece bir güvercin kalmış…
Melek büyük bir utanma ve pişmanlık yaşarken Tanrı yanına gelmiş ve sandığı sormuş. Melek ise ne yapacağını bilemez durumda kızarıp bozarıyormuş. Sonunda olanları bir bir anlatmış.
Tanrı bunun üzerine şöyle seslenmiş meleğe:
“Kaçırdığın o sarı güvercin, insanoğlu için sonsuza dek yaşamdı, yani ölümsüzlüktü. Kaçırdığın o mavi güvercin, sonsuza dek mutluluk, yani barıştı.”
Bunun üzerine melek:
“Peki” demiş. “Sandığın içindeki beyaz olanı nedir?”
Tanrı cevap vermiş:
“ O da sonsuza dek umuttur.”

20 Şubat 2008 Çarşamba

Sertab Erener-Sakin Ol



Klipteki kadroya bir bakın, kimler yokmuş ki :)

18 Şubat 2008 Pazartesi

Aysel Gürel'i kaybettik...


1928-2008
Firuze, Ünzile, Yalnızca sitem, 1945, Ne kavgam bitti ne sevdam...
Söz yazarı sevgili Aysel Gürel'i kaybettik...
O bizim çılgın kızımızdı...

13 Şubat 2008 Çarşamba

Kaoma-Lambada

12 Şubat 2008 Salı

14 Şubat


Zamansızlık döngüsünden bir çıkış yolu bulabilirsem eğer
pazar günü yeni yazımla karşınızda olacağım… Ve tabii ki...
Sevdiğinizle birlikte geçireceğiniz nice 14 Şubat’lar diliyorum…
Günleriniz aşk renginde tadında ve sıcağında geçsin,
bir ömür boyu…

06 Şubat 2008 Çarşamba

Tanita Tikaram-Twist in My Sobriety

03 Şubat 2008 Pazar

Şiirlerim-Yara


Bir zaman yaratıldı
Geçmişe düşman
Yarına düşman
Tek nefeslik ömürler
Çiziliyor
Çocuk büyümez ülkeler
...
Vefasızlık yüklenmiş kader
Gülümseten anlar
Yasaklı
Hatırası
Unutulmuş
Analar yaralı
Babalar yaralı
...
Bereketin
Hesabını tutar
Olmuş
Yağmurlar
Gözyaşları sel misali
Dalgasında boğuluyor
Bütün emekler
Bir lokma ekmek
Zehir açlığa
Nefesi gayretin
Sonsuz karanlık
...
Mezarı vatanı
Gurbet yalnızı
Bir selası olmayan
Şehitler
Çiğneniyor
Kimlerce
...
Dört duvar düşünmüş
İçinde
Yüreği güvercin...
Kalemi kırık “Adalet”
Kalmış ardında
Sabah ayazı ve
Darağacında asılı yalnızlığı
Dünya yaralı
Dünyalar yaralı
Yaralıyız
Kanı dişleyen
...
Aslı - 28.01.2005 /151.

30 Ocak 2008 Çarşamba

Vaya Con Dios-Nah neh nah




Bundan sonra her çarşamba geçmişin unutulmaz şarkılarından bir tanesi burada olacak.
Umarım siz de burada olursunuz :)

27 Ocak 2008 Pazar

Türkçe Turkcheleşiyor!


Önceleri cep telefonlarının yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan kelime kısaltma alışkanlığına tanık olduk hep birlikte:
“Slm”, “nbr”, “iiyim”, “nslsn”…
Kelimenin tam yazımı için zaman oldukça kısıtlıydı ama dakikalarca mesaj yazma işinden vazgeçilmedi. Bazı çevrelere göre zamansızlığın getirdiği bu mecburiyet neticede özünde Türkçe’ydi; “Dalları olmasa bile ağaç yine ağaçtır(?)” tarzı yaklaşımlarda bulunuldu… Ve kırpıldı kelimeler…
Sonra bu kelime kısaltma alışkanlığı, internet yazışmalarıyla birlikte yerini yabancı kelime kullanma alışkınlığına bıraktı. Yarı Türkçe yarı İngilizce kültür balı cümleler damladı bazı kişilerin ağızlarından ve parmaklarından, öyle ki sinek bellendi aksini savunan diller…
“Evet” kelimesi uzun geldi onun yerine yes yazıldı
“Hayır” kelimesi uzun geldi onun yerine “no” yazıldı
“Tamam” kelimesi uzun geldi onun yerine “ok” yazıldı
“Hoşça kal kelimesi uzun geldi onun yerine byyy” yazıldı…
Yazıldı… Yazıldı…
Son olarak da q "k" nin, w “v” nin , x “ks” nin yerini alıp “yaw”, “sewiyor”, “chilek”, “dish”, “kalems” tarzı kelimeler türetildi. Duygu, düşünce ve birikimlerin paylaşımı için kullanılan Türk Alfabesi, ilkokuldan öğrenilen 29 harf yetmez olmuştu artık zengin kimliklere…
Hepsinden acısı ve vurucusu süregelen bu tutumun “umursamazlık” la bütünleşmesiydi.
Evet Sevgili “Biri”leri!
Büyük Türk Milleti’nin Türkçe’sidir pervasızca yozlaştırılan…
Geçmişin birikimleriyle zenginleşen Türk Kültürü’nün yarınlara eksilişidir bütün bu söylediklerim…
Herkes “Sivrisinek saz”dan “davul zurna az”a payına düşeni kabul eder umarım…
Ötesi iğneli ve çuvaldızlı sorumluluk zaten…

(Atasözünün tamamı: Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az.)

20 Ocak 2008 Pazar

Şiirlerim-Algecem

Bazen
Rüyalar da yenik düşer sabaha
Gizlenecek kuytular ararsın;
Bulamazsın...

Ne bir lokma
Ne bir nefes doyurur
Açlığını
Cama vuran
Güneş bile yabancıdır artık...
Evin her köşesinde
Bir mevsim;
Baharı beğenmezsin
Hala gülümserken resmi,
Yastığın kıvrımında
Kış gibidir yokluğu...
Birşeyler fısıldarsın
Onun şarkısıdır...

Nereden çıktı bu rüzgâr
Nereye savruluyor saatler
...
Düşünmesi bile yorar kollarını

Her telefonun çalışında
İpi kopan boncuklar gibi
Dağılır yüreğin
Sonra birer birer toplarsın
Parçalarını,
Ağlamaklı konuşursun arayanlarla...
O’nu düşündükçe
İçini kemirir ıstırap böcekleri
Yeniden alev alır
Küllenen geçmiş
İki uç arasında
Gidip gelir kaderin
......

Ve rüyalar
Tekrar yenik düşer sabaha
Gizlenecek kuytular ararsın,
Bulamazsın...

Aslı - 17-04-2004 / 120

14 Ocak 2008 Pazartesi

Seçtiklerim






Efendim bu suda doğummuş... Ben çok güldüm, sizlerle de paylaşmak istedim :)


Sağ- sol beyin çatışmasının yaşandığı bir örnek... Kelimeleri değil renkleri söyleyin...
Beynimizin sağ bölümü renkleri söylemeye çalışırken sol bölümü kelimeleri söylemekte ısrar edecektir. Kolay gelsin :)


06 Ocak 2008 Pazar

Elimdeki İnciler


“18, 20, 30, 55… Ne zaman başladığını kestiremediğim belli sayılara karşılık gelen yaşları hayal etmek alışkanlığı sadece bana mı özgü acaba?
Yaş 18… Ergen bedenlerin milattan sonrası. Olgunlaşıp özgürleştiğine inanılan kimliklerin herkese ilan edildiği, yıllarca bekletilen yaşanmamışlıkların aceleyle hayata geçirilmeye çalışıldığı dönem. (Bense kendi çapımda o yılı ölümsüzleştirmek için 18 maddelik bir yazı hazırlayıp odamın kapısına asmıştım :) )
Yaş 20... Var olan ve hayal edilenlerle hüzünlü-mutlu, kimi zaman olgun kimi zaman çocukça, bazen durgun bazen anı anına uymadan geçen günler… (Bu sefer elimde onlarca şiir ve 18+2 ilaveli maddeleriyle “hayat” ın bendeki anlamları.)
Ve 2008…
3. sıradaki merakımı öğreneceğim dönem…”

Bu hafta ilkini 18 ikincisini 20. yaşımda yazdığım hayata bakışımı özetleyen maddelerimi sizlerle paylaşmak istedim. Fakat seneler önce kaleme aldığım 20 maddeden oluşan yazımın tamamını bütün aramalarıma rağmen bulamadım. Ki şeytan aldı götürdü esprisindeki “satamadan getirdi” ifadesinin eksikliği içimi fena halde burkmakta şuan. Biraz sonra yazacaklarım ise üniversite arkadaşlarımın hemen hatırlayacağı “ruh aynam” olarak gördüğüm kırmızı ajandamın sayfalarında kayıtlı olan (neyse ki) 20. yıl incilerimdir.
Hayatımda iz bırakmış noktaları ve yeni eklemeleriyle cümleciklerimin devamını bir aksilik olmazsa 30. doğum günümde sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. Şimdi huzurlarınızda “kalan sağlar bizim” maddeleri efendim…

***
Hayat uçsuz bucaksız bir yol…
Gelecekse geçmişin doğurup büyüttüğü…
Ki mazisinden ders almayanlar
Nasıl düşünebilir yarınlara ulaşmayı?
Düşünmek adım atmak gibidir, cahillikse felç
Kim büyümüş düşe kalka ayakta durmayı öğrenmeden?

Geceler rüyalarla süslenmiyorsa
Ve pişmanlıklar sarıyorsa dört bir yanımızı
Geç kalışımız bugünleredir;
Ya yarınlar...
Umutla yürümedikçe
Başarı hangi köşe başında karşılamaz ki bizi…

Haykırmak istersen en kalabalık sokaklarda; boşver
Deli bilsin seni anlık insanlar…
Coşmadıkça ne anlamı var “ömür” kelimesinin
Sen, sen oldukça öğretmesini bil ismini
Adın kimliğindir, UNUTMA!

Akıl yaşta değil baştadır derler ya
Bilmişim özgürlüğümü,
Sınır tanımam doğru bildiklerimde…
Hatalarımı gördükçe alırım yaşımı yıllardan, büyürüm…
Son karara hakkın varsa eğer özgürsündür, UNUTMA!

Olduğu gibi kabul edebiliyorsan
Yaşamı ve insanları
En cesuru sensindir âlemin…
Değeri seninle bilinir mutluluğun…
Çekilmezliğin ya tek taraflı konuşmandandır
Ya da hakkın’ savunmadan susmandandır…

Hayat umut ve sevgi üzerine oldukça güzeldir, UNUTMA!

29 Aralık 2007 Cumartesi

2008'e Doğru

Yaklaşık 1,5 ay önce
Bilginin ışığıyla
Karanlıkları aydınlatmak;
Biriktirdiklerimizi paylaşmak
Beraber yeni şeyler keşfetmek için
Kalemimizle evinize, gönlünüze misafir olmaya geldik...
İlginizi üzerimizden eksik etmediğiniz için teşekkür ediyoruz…
Sevdiklerinizle birlikte geçireceğiniz
Sağlık ve huzur dolu nice mutlu yıllar dileriz…

24 Aralık 2007 Pazartesi

Okudukça - 1 Kürk Mantolu Madonna


…Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, “Bu böyle olmayabilirdi!” düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır…(syf: 153)

Çağlar boyu süre gelen, insan neslinin en güçlü ve en zayıf noktalarının birbiriyle savaştığı, galibin de yenilmişin de aslında hep kendisinin olduğu; amaçlar döngüsünde yaşanılan hayatların bir noktada kesişme durumudur AŞK… “O”nun kişilikleri nasıl olgunlaştırdığını, insanı kabuğundan sıyırıp nasıl yeni bir benlik kazandırdığını yalın anlatımla görebileceğiniz bir Sabahattin Ali eseri, Kürk Mantolu Madonna. Kitabın bana göre en önemli özelliği; ilk basımı 1943 yılında yapılmış olan eserin 2005 yılında yayınevinin sadeleştirmeye gitmeden aslına uygun olarak okurlarına ulaştırmasıdır. Olduğu gibi Türkçe, olduğu gibi yaşanılanlar…

…evet, bekledim; hem yalnız sonbahara kadar değil, tam on sene bekledim… Ve bu “güzel” haberi tam on sene sonra öğrendim…(syf: 147)

Herkesin bir Raif tarafı, beklediği bir Maria’sı var mutlaka… Ama kaçımız kabul edebiliyor bunu?

…sonra, bir şey arıyormuş gibi gözlerini yüzümde gezdirerek:
“Berlin’de yalnızsınız değil mi?” dedi.
“Ne gibi?”
“Yani… Yalnız işte… Kimsesiz… Ruhen yalnız… Nasıl söyleyeyim… Öyle bir haliniz var ki…”
“Anlıyorum, anlıyorum… Tamamen yalnızım… Ama Berlin’de değil… Bütün dünyada yalnızım… Küçükten beri…”
“Ben de yalnızım…” dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: “Boğulacak kadar yalnızım…” diye devam etti, “hasta bir köpek kadar yalnız…”(syf: 79)

Ben, bu kitabın satır aralarında kırgınlığınızı, tebessümünüzü, özleminizi, acabalarınızı, yani yarım kalmış aşkınızı bulacağınızı garanti ediyorum… “O”nunla yüzleşmeye hazırsanız eğer, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını zevkle tavsiye ediyorum efendim…

Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz…

Sabahattin Ali kimdir:
25 Şubat 1907'de Eğridere’de doğan, babasının görevi gereği okul yaşamına çeşitli il ve ilçelerde devam eden Sabahattin Ali, Milli Eğitim Bakanlığı’nın açmış olduğu bir sınavla 2 sene Almanya’da eğitim görmüş, Türkiye’ye döndüğünde almanca öğretmenliği görevinde bulunmuştur. Türk öykücülüğünde “toplumcu gerçekçi” anlayışın ilk örneklerini vermiştir
“Leylim ley”, “Aldırma gönül”, “Ben gene sana vurgunum”, “Dağlardır dağlar” bestelenmiş şiirlerinden bazıları olup kendisi daha çok hikâye ve öykü dalına ağırlık vermiştir.
Şiirleri: Dağlar ve Rüzgâr(1934), Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirlerle birlikte(1937)
Öyküleri: Kağnı(1936), Değirmen(1935), Ses(1937), Yeni Dünya(1943), Sırça Köşk(1947)
Romanları: Kuyucaklı Yusuf(1937), İçimizdeki Şeytan(1940), Kürk mantolu Madonna(1943)

(Resimler, tiyatrom.com sayfasından kaynak gösterilmiştir.)

Yaşamı öğrenme sanatı...

“Tiyatro sanatı; estetik olanın ve estetik olmayanın savaşıdır.” der Profesör Murat Tuncay. Kendisi halen Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölüm Başkanıdır. Haddim olmayarak onun bu dediğine bir ek yapıp “Tiyatro; yaşamı öğrenme sanatıdır” diyorum ben de. Şöyle bir düşündüğümüzde hayat; öğretenin sahneyi kurmasından ve bizlerin de bilincimizi bilinçsizliğe vurduğumuz ama yine de uygulamakta tereddüt etmediğimiz tiyatro bileşenlerinden ibaret. Ta çocukluğumuzdan başlar bu serüven. Önce bir yazar gibi oyunumuzu yaratır ve kurgularız. Ardından bir tasarımcı olup sahnemizi ve dekorumuzu hazırlarız. Sonunda sahneye çıkmaya hazır bir oyuncu oluruz. Önceleri her çocuk gibi doktor – hasta, hırsız – polis kurguları vardır. Biz geliştikçe, sahnelediklerimiz de gelişir. Verdiği haz öyle güzeldir öyle tutkuludur ki tadına doyamayız.

Ancak kişisel gelişimin yanı sıra toplum da değişmekte ve gelişmektedir. Ama bu gelişmede, beklendiği gibi daima daha iyi daha güzel olacak diye bir kural yoktur. Şu an yaşadığımız gibi gerileyebilir hatta daha vahim durumlara, sansüre, zorbalığa maruz kalabiliriz. Bu geriye dönüş bir ülke de en çok modern yaşamı, ardından da sanatı etkiler. Acaba sanata tükürmekten bahsedenler o çocukluk yıllarında ki tiyatral gösterilerini unutmuşlar mıdır? Yoksa asıllarını mı inkâr etmektedirler? Bunu bilmek mümkün değil ama söylenecek tek şey var; Ulu Önder’in de dediği gibi: “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
Sanatın yaşamınızdan eksilmemesi dileğiyle mutlu bir hafta dilerim…

16 Aralık 2007 Pazar

Bir kez daha sobe :)


Efendim, bu hafta sevgili Sema nam-ı diğer Geveze kalem tarafından ikinci kez sobelenmiş bulunuyorum. Öncelikle şaşkınlığımı ve sonrasında yaşadıklarımı sizinle paylaşmak isterim.
Sevgili Mavi Mantar 'ın sobesi için hazırlıklarımı tamamlamış bloguma koymak için gün sayarken -bu arada kimleri sobelerim diye düşünüyordum-Geveze Kalem de karar kıldım, fakat bloguna girdiğimde zaten başkası tarafından sobelenmiş olduğunu gördüm : ) Yazısını okurken son cümlesine takıldı gözüm, zira aynı hafta içinde ikinci kere sobelendiğimi belirtiyordu bana. Hemen onu sobeleyenin adresine ulaşıp (kendimce) konunun farklı boyutlarını öğrenmeye çalıştım. İşte bu yazım sanırım yanlış adresten edindiğim bilginin ürünü : ) Yine hazırlanmış gün sayacaktım ki sevgili Sema her ihtimale karşı sobelendiğimi haber etmek için bana bir mesaj yazdı ve konuyu açıkladı. Sayamadım ama kaçıncı şaşırışımdır bu… Eyvah eyvah! Yazdıklarımla beklenilenler arasında en ufak bir benzerlik bile yoktu. Sevgili Sema konuyla ilgili o kadar güzel bir yazı hazırlamıştı ki sobesine layık olayım derken olayı unutup yanlış malzemelerle alakasız tarif hazırlamış acemi aşçı durumuna düşüvermiştim. Eğer kabul ederseniz acemi aşçı Aslı’nın belki ucundan da olsa tatmak isteyeceğiniz yemeği efendim : )

Ben küçükken; kâh elinde tarak aynanın karşısında şarkı söyleyen şarkıcı, kâh izlediği çizgi filmleri gerçek sanıp hayata geçirmeye çalışan hayalperest birisiydim. Hiç unutmam Tom ve Jerry çizgi filminde fare Jerry, Tom’un ateşini ölçerken ağzındaki derecenin altına çakmak tutup kırmızı ibrenin şişmesini sağlamıştı. Öyle mi öyle. Hemen ecza dolabından derece alınır ve çakmak çakılarak ibrenin şişmesi beklenir. O da ne? Yerde, eriyen camdan dökülen civalar, elinizde ucu erimiş bir derece mi var? Hiç panik yok… Yerdekiler toplanır, tekrar kutunun içine konur ve annenin sizi bulmaması için evin muhtelif köşelerinde sığınaklar araştırılmaya başlanır.

Aslında ben; “herkes” değilim, "insan” değilim, “bayan” değilim. Nesin peki diyorsanız alın işte… İnsan olan şunu yapar, herkes öyle yapıyor sen niye böylesin diye çekişirler ya… Yapmıyorum işte yapmıyorum çünkü ben insan değilim, herkes yapıyorsa ben farklı olayım yap-mı-yo-rum… Bayan değilim, baymıyorum ya; yoksa bayıyor muyum, neyse kısa keseyim…

İlk kopyam hangisiydi hatırlamıyorum ama kendimi bu konuda ilk rezil edişimi paylaşayım sizlerle. Küçük bir kâğıda çıkması muhtemel 5 sorunun formülünü nakış gibi işlemiştim. Minik ama muntazam harfli kâğıt, sınav günü iğnesi bile belli olmayacak şekilde eteğimin iç tarafına tutturulmuştu. Sınav kâğıtları dağıtıldı. Toplam 5 soru vardı ve 3 sorunun formülü eteğimin iç kısmında beni bekliyordu. Mutluluğumu anlatamam zira fizik sınavları birçok sözelci gibi benim de kâbusumdu. Sorun şu ki sınav esnasında silgiyi kullanmak bile öğretmenimizin dikkatini çekmeye yetiyordu, nasıl yapsam da eteğin ucunu çevirsem diye düşünürken kıvrak bir hareketle kopya kâğıdımla yüzyüze geldim. İyi de bu kopya kâğıdı neden amuda kalkmıştı, yazılar neden ters ters bakıyordu yüzüme :( sırası mıydı şimdi ya… İğneledikten sonra neden kontrol etmez ki insan…

En saçma huyum; saçmalayışım : )

Bence cep telefonu; mutasyona uğramış bir yaşam elemanı. Eskiden sadece“Alo” demek için kullanılırken şimdi o kadar çok kullanılma şekli var ki: “Çekiyorum gülümseyinnn”, “Şu şarkıyı hangi dosyaya yükledin canım?”, “2 dakika msn’ime bakabilir miyim”, “Hangi radyoyu açsam acaba?” Yahu biz eskiden nasıl yaşıyorduk cep telefonu olmadan…

Aşk bence; yaşanır, anlatılmaz…

Sevdiğim bloglar; keşfedebildiklerim tabiî ki… İçinde emek olan herşey güzeldir ve güzel olanı seviyorum ben…

Selencim, küçükken seninle sobe oyunu oynamış mıydık? Yahu içimiz dışımız çocukluk bizim : ) Bu sefer seni sobeliyorum canım…

15 Aralık 2007 Cumartesi

Sobelendim :)


Bu hafta hangi konuyu ele alsam diye zihnimde oylama işlemini sürdürürken Mavi Mantar ’ın beni sobelemiş olduğunu öğrendim. Daha önce bloglardan takip ediyordum bu oyunu. Şimdi yazma sırası bana mı geldi? Yaşasın, şımarmak istiyorum!! Hemen eleğimi alıp üstüne bütün özelliklerimi koydum ve başladım elemeye… En nihayetinde eleğin üstünde kalan beni ben yapan taneciklerden 7 tanesini sizlere sunuyorum. Merak edenler için işte bendenizin tanecikleri pardon yani gerçekleri…

İlk sıraya koyacağım gerçeğim tabii ki İstanbul sevdam… Kays Leyla’ya kavuşamamış mecnun olmuş, Ferhat Şirin’e kavuşamamış aşkları efsane olmuş… Benimkisi ise İstanbul’a kavuşamamak… Laf olsun diye sorana cevabım hep “boşver” olmuş.

2 numaralı gerçeğim; çocukluğumun da sıkıntısı“kilo alamama” problemi. Lütfen bunun neresi problem demeyin. Çocukken dışarı çıkacağım günlerde annemin vatkalarını belimin sağ ve sol yanına tutturup pantolonumun düşmesini engellemeye çalışmamın hiç de iyi tarafı yoktu; yazları o kavurucu sıcakta içime kalın çoraplar giyip dolgun bacak imajı vermeye çalışmamın isilik çıkartmama neden olması gibi… O yüzden reyonlarda seçtiğim kıyafetlerin üstüme dar gelmesi ve bir beden büyüğünü isteme durumum hâlâ mutlu eden gerçeklerimden bir tanesidir…

Tam bir hayvan delisiyim. Kedi, köpek, papağan, balık, muhabbet kuşu, hamster, ördek, civciv, kaplumbağa, salyangoz, serçe, kumru… Elime ne geçerse beslemek isterim. Bu huyum yüzünden mart kedilerinin acıklı(?) sesini duyunca elimde bir kap yemekle gece yarıları kendimi çoook sokak ortasında bulmuşumdur…

İkizler burcuyum. İçimdeki bütün Aslıları bir araya toplayıp işe yoğunlaşmam o kadar zor ki… Bir tanesi oturmaya yeltenirken birisi yeni şeyler keşfetmek ister, bir tanesi uyumak üzereyken diğeri kolundan tutup sokağa sürükler… Yaramaz çocuklarım benim…

Kitaplar… Onlarsız hayat düşünemiyorum. Bu tutkumun en hassas noktaları “Şeker Portakalı” ve geçen gün bitirdiğim Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sıdır. Okumadıysanız şiddetle tavsiye ediyorum.

Şiirlerim… Evvelden, trilyoner olsam bir kuruşuyla gidip şiir kitabı almam diyordum. Şimdi 250’ye yaklaşan sayılarıyla hepsi benim birer tutkum, umudum, özlemim oldular…

7. Veteriner ve ressam... Çocukluğumdan üniversite yıllarına kadar olmak istediğim 2 meslek adı… Ama hayat rüzgârı o kadar farklı biçimde esiyor ki sığınmak istediğiniz her liman arzularınızı çırılçıplak üşütüyor. Siz siz olun çocuğunuzun yüreğine, kendi doğrularınız yüzünden “uhde tohumları” ekmeyin… Sadece destekleyin…

7 maddelik gerçeğimle karşınızdaydım efendim. Şimdi oyun kuralı gereği benim de birilerini sobelemem gerekiyor değil mi? Oooo piti piti karamela sepeti terazi lastik jimnastik… Hu huu Tütü, Punto ebe ebe sobeeeee…

09 Aralık 2007 Pazar

Geçmiş zaman olur ki - 2

“Haydi hep birlikte biz biz olalım yemeklerden önce lavaboya koşalım, haftada 1 kez tırnakları keselim fırçalayıp onları tertemiz olalım…” Televizyonlarda kirlenmenin henüz yaşanmadığı yıllarda çocuklara temizlik alışkanlığı kazandırmak için hazırlanmış bir slogandı bu… Merak edenler ve yaşanmışlıkları tekrar günışığına çıkarmak isteyenler için turumuza devam edelim. Ne demekti 80’li yıllar?

80’li yıllar; bakkalların gıda piyasasının kralı olması demekti.
Mahallenin bütün konularına hakim, daha siz içeri girer girmez sıcak bir gülümsemeyle karşılayan, kendi veresiye defterinin matematikçisiydi bakkal amcalar. Vita ve Neba yağları, Taç ve Badem Kraker, Pembo, Çokomel, Çokoprens, Tombi mısır çerezi aklıma gelen fakat raflarda göremediğim ürünler artık. Alaska Frigo dondurmaaa… Mahalle arasında satılan dondurmalar sektör bu kadar gelişmemişken ne kadar lezzetli gelirdi bize. Sağlık yönünden her zaman eksi not aldılar ama sonuçta hepsi bizim vazgeçilmez damak zevkimizdi.

80’li yıllar; gazinolardaki meşrubatların soğuk su dolu havuz içinde bekletilmesi demekti.
Tahtadan iskemle ve masalı, fıskiyeli havuzlu çay bahçeleri; horoz şekeri, balon ve yoyo satıcıları gezinti mekânlarının vazgeçilmezleriydi.
80’li yıllar; domatesi domates, çileği çilek gibi yemek demekti.
Artık tezgâhlar elimize aldığımız zaman ziyadesiyle tok ama lezzetsiz sebze meyvelerle dolu… Patlıcan kalınlığındaki salatalıklar, dört parmak büyüklüğündeki çilekler, birbirinin tıpkısı biberler piyasayı sarmadan önce her mahsulü mevsiminde, tadında ve büyüklüğünde yerdik biz…

80’li yıllar; siyah önlüklü beyaz yakalı öğrenciler dönemi demekti…
Yaza doğru o rengin altında kavrulmak -hele ki benim dönemimde orta 3’e kadardı bu sistem- tam bir işkenceydi. Cin Ali ve Ayşegül kitapları her öğrencinin hayatından geçmiştir o dönem. Bir de okulun kapanmasına yakın bütün sınıfta hatıra defterlerine birşeyler yazdırma telaşı yaşanırdı bilmem hâlâ devam ediyor mu bu gelenek? “Bana kalbin kadar temiz sayfayı ayırdığın için…” Böyle başlardı paragraf çoğunlukla.

80’li yıllar demek; gönül rahatlığıyla sokakta oyun oynayabilmek, kol altına kıstırılan topla okul bahçesine gidebilmek demekti…
İp atlamak, seksek, yakan top, istop, dokuz kiremit… Hele hele sinek ilacı yapan araçların arkasından koşarak o dumanda saklambaç oyunu oynamak ne büyük bir keyifti… Halkası ayak bileğine geçirilen ve o halkaya bağlı ipin ucundaki topu çevirirken üstünden atlanılan basit ama kıymetli oyuncaklar… Ve tabi ki uçurtmalar… Elektrik telleri örümcek ağı gibi her yanı kaplamamışken ne de güzel salınırlardı gökyüzünde…

Evet… Bütün bunları mümkün olduğunca kıyaslama yapmadan hatırlatmaya çalıştım sizlere. Her zamanın kendine has özellikleri ve gereksinimleri var mutlaka ama şu bir gerçek ki seksenler, sahip olduklarımızın değerini kendiliğinden öğrenmemizi sağlayan yıllardı. Belki teknolojik gelişmeler, belki kültürel değişimler bir de yeni nesile her imkânı sağlama çalışmaları bu büyünün kaybolmasına neden olmuş olabilir. Sonuçta büyük bir çoğunluğun kabul ettiği; 80’lerin hem mütevazı hem mutlu olunan son çocukluk yılları olarak anılacağı gerçeğidir…

Düşünceli bir gülümsemeyle…

Bilim adamı olmak...


Bilgiye ulaşmak günümüzde çok kolay çünkü çağın en büyük teknolojik yeniliği “İnternet” bütün yükümüzü azaltmakta. Buna rağmen bilgiye ulaştıktan sonra onun insan beyninde en mükemmel şekilde yoğrulup, yeni bilgilerle desteklenmesi ve insanlığa hizmet edecek biçimde aydınlatıcı bir özellik kazanması hala çok uzun bir süreç gerektirmekte. Bilim adamı ise tüm bu anlatılan işi meslek edinmiş; deneysel bilgiyi bizlere ulaştıran, toplumu bir adım öne taşıyan ve hayatını bu uğurda çok da yaşayamamış kişi tanımındadır.

Engin Arık da böyle bir bilim adamıydı. Tüm hayatını bilime adamış, öğrencilerine bilimin ışığında örnek olmuş ve yol göstermiş çok değerli bir profesör, aydın bir insandı. Yokluğunun sadece ülkemiz ve onun sevenleri için değil bilim adına da çok önemli bir kayıp olduğunu biliyoruz. Kasım ayının sonunda meydana gelen trajik uçak kazasında yitirdiğimiz onlarca insanımızdan birisiydi o da. Kazanın ardından yapılan açıklamaları ve yorumları, kara kutuların henüz açıklanmaması ışığında düşündükçe birtakım iddiaların da gerçek olma ihtimalinin belirmesi üzüntü ve dehşet verici. Engin Arık ülkemizin en önemli fizikçilerinden birisiydi ve bu konuda araştırmaları tüm Türkiye’de önemli incelemeler arasında gösteriliyordu. Ama en dikkat çekici nokta; ülkemizin dünyada en büyük toryum rezervlerine sahip olması (800 bin ton) ve kazada ölen Engin Arık’ın böylesi zengin kaynak için çok önemli bir projeye imza attığının bilinmesidir. Son günlerde basında yazılan komplo teorilerinden biri de bu önemli projeler yüzünden uçağın düşüşünün sabotaj olma ihtimalidir. Bu ihtimalin gerçek olma fikri bile korkunç ve sinir bozucu.

Ülkemizde son 15–20 yıldır nasıl ve neden öldürüldüğü belirlenemeyen, öldürenlerinin yakalanamadığı o kadar çok trajik olay yaşıyor ve bir o kadar değerli insanımızı, aydınımızı yitiriyoruz ki… Bu kazada da böyle bir sonucun çıkartılması şaşırtıcı gelmiyor aslına bakarsanız. Dikkati çeken bir diğer nokta da kara kutu incelemelerinin halen ülkemizde yapılamıyor olması. Bu teknoloji ne zaman gelir bilinmez ama yokluğunun da istismara neden olabileceği gün gibi ortada. Umarız Engin Arık böyle bir sabotaja kurban gitmemiş olsun yoksa yine bir kara leke daha kalacak hepimizin alnında…

Bilim ışığının bir daha sönmemesi dileğiyle…

02 Aralık 2007 Pazar

Geçmiş zaman olur ki - 1

Ne zaman teknolojik gelişmelerden başım dönse kendimi geçmiş yıllar turunda buluyorum ve turlama zamanı ne kadar uzun olursa o kadar mutlu ve zihnen dinlenmiş hissediyorum. Geçenlerde elime aldığım bilgisayar dergisi beni yine böylesi bir yolculuğa çıkardı. Paylaşayım sizinle…

Ben 80’li yıllar diye tabir edilen zamanı yaşayan şanslı insanlardan biriyim. Şanslıyım diyorum çünkü bana göre yokluk ve varlık kavramlarının birbirine kardeş olduğu son yıllardı o yıllar. Şimdiki zamanda sahip olduğumuz bütün sıradanlıklar o yıllarda birer lükstü bizim için… En basiti şimdilerdeki “LCD” ekran, bilmem kaç “piksel” kavramlı televizyonlar o zamanlar konulduğu yerden kaldırmaya cesaret isteyen davul ekrandan, kanal değiştirme işinin bizzat üzerinden uygulandığı düğmelerden ibaretti. TRT’nin, kesilen yayın akışında ekrana koyduğu tek karelik manzara olayı, gece saat 12 de bayrak töreni ve birçokların hazır ol da İstiklal Marşı’na eşlik edişi, yayının bitmesiyle birlikte kulakları tırmalayan tiz bir sesin duyulması bu işin ayrıntılarıydı sadece. Sonra neler mi vardı o yıllarda haydi, beraber turlayalım…

Mesela o zamanlar ödediğimiz vergilerin bize yol, su, elektrik olarak geri döneceğinin anlatıldığı fiş almaya teşvik edici reklâmlar vardı. Ayşegül ve Ali Atik’in oynadığı bir alışveriş bir fiş; "Bakkal amca bakkal amca bana bir kalem bir pergel bir de çikolata verir misin?" diyen Eroool’un unutulmaz skeçleri… - O yılları yaşayanlar eminim daha birçok program ismi hatırlayacaktır- Özal’ın dolma kalemini gözümüze batırır gibi anlattığı İcraatın İçinden klasiği, S. Cumhur Önal’ın Müzik Yelpazesi, Adile Naşit’li Uykudan Önce, Bu Toprağın Sesi, Taş Plaktan Bugüne, Bir Başka Gece, Pazar Konseri, Susam Sokağı programları… Altın Kızlar, Mavi Ay, Webster, Kara Şimşek, Ziyaretçiler dizileri… Clementine, Çiçek Kız Lulu, Kalimero, Hayalet Avcıları çizgi filmleri… O yıllarda televizyon sahiplerinin lüksü sayılan “VHS” “BETA” videolar ve onların 400 sayfalık kitap kalınlığındaki kasetleri… Televizyon konserlerini altındaki kareleri bantlanarak kapatılmış kasetlere çekme ve o arada odaya girenleri telaşla parmak-dudak işaretiyle susturma durumları…

Süpürme amaçlı gırgırlar, şanzımanlı çamaşır makineleri, üstten çevirmeli telefonlar zamanaşımından kurtulamayan aklıma gelmiş diğer emektarlar… Velhasıl bu liste böyle uzayıp gider.Aslında yazacak o kadar çok konu başlığı var ki… Tek cümleyle de geçiştirmek istemiyorum. Sanırım en makulü, o yıllarda yaşayıp da unutamadığım reklâm anımla bu haftaki yazıma nokta koymak ve aklıma düşenleri haftaya sizlerle paylaşmak olacak…

Efendim; hayal gücümün zirve yaptığı dönemlerde bulaşık deterjanları plastik kâselerin içinde satışa sunulurdu. Bahsedeceğim o parmak çalacak kadar koyu kıvamlı jelin, kapağını açınca içinden yeşil bir ışık huzmesinin yukarıya yükseldiği reklâm filmi oynardı televizyonda. Reklâm anonsu da “Yakalayın yeşil ışığı, hesaplı parlak bulaşığı”ydı, izleyenler hatırlar. Bir gün annem alışveriş esnasında ısrarlarıma dayanamayarak bu deterjandan bir kutu almak zorunda kalmıştı. [Çocukların deterjan merakı o yaşlarda ortaya çıkıyor ne de olsa, ses çıkarmaması bundan sanırım :)] Eve geldiğimiz gibi ben hemen poşetlerin içinden kâseyi bulup tezgâhın üzerine koymuştum. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Niyetim kapağın kenarını dikkatlice aralayıp yeşil ışığı bir tarafa kaçırmadan biraz görebilmekti. Tabi kapağı açtıkça ortaya çıkan yeşil ışık falan değil sadece koyu kıvamlı, şeffaf, “yeşil” jel olmuştu. Bu nasıl bir hayal kırıklığıdır tarif edemem size, daha o yaşta bütün kaynar sular başımdan aşağı dökülmüştü… Bu niye benim başıma gelmişti sanki. Onca kâse içinden neden ışığı kaçmış deterjanı almıştım ki raftan…

Kaz Dağı'na yolculuk...


Kaz Dağı; mitolojik efsanelere göre İda Dağı, Ege ile Marmara’yı birbirinden ayıran dünyanın en büyük 2.oksijen kaynağı olarak bilinen doğal varlıklarımızdandır. Homeros’un İlyadası’nda bahsettiği İda Dağı; dünyanın ilk güzellik yarışmasının da yapıldığı yer olarak bilinir ve “Bin pınarlı vahşi hayvanlar anası” olarak tanımlanır. Edremit, Akçay ve Altınoluk yöreleri bu buz gibi suları içme suyu olarak kullanır. Bu suların ne kadar berrak olduğu ve şifalı etki gösterdiği yöre halkı tarafından da belirtilmektedir. Hasan Boğuldu, Sarıkız ve İlyada efsaneleriyle yıllarca dilden dile anlatıla gelen bu güzelim dağların altın yüzünden delik deşik edilmesi herkesi olduğu gibi beni de derinden etkiliyor. O buz gibi sularda yüzen ve doğanın bin bir çeşit renk cümbüşünü izlemeye doyamayan biri olarak bu katliamdan bir an önce vazgeçilmesini istiyorum. Tertemiz sularında canlıların barındığı ve hayat bulduğu bu muhteşem güzelliğin kirletilmesi kahrediyor insanı…

Çevre köyler, sivil toplum örgütleri ve basın ayaklanmış olsa da bu gayretler ve tepkilerin yeterli olduğunu söylemek zor. Şu anda bütün Türkiye bu konudan haberdar ancak gündemi yine içi boş haberlerle doldurarak bu konunun unutturulmaya çalışıldığı apaçık görülüyor. Şimdilik spordaki başarılar gündemde ancak yakın bir zamanda içecek temiz bir damla suyumuz da elimizden alınırsa ben de bu yörede yaşayan biri olarak bu kirlenmeden nasibi alacağımı iyi biliyorum. Zaten elimizde bir hava bir de suyumuz kaldı onu da alırsanız bu topraklarda binlerce yıl yaşamış tüm uygarlıklar ve bizler hakkımızı helal etmeyeceğiz ve sonuna kadar direneceğiz... Çünkü hayat altından daha değerlidir...

Sevgiyle kalın…

26 Kasım 2007 Pazartesi

Facebook dedikleri şey...


Bugünlerde herkesin dilinde bir “facebook” kelimesi dolaşıyor ki internetle uğraşıp da duymayanınız kalmamıştır sanırım. Sonunda “Nedir bu facebook?” diye sahte bir isimle adresi tıklayıp şöyle göz ucuyla baktım. Adını ilk duyduğumda klasik arkadaş edinme sitesi olarak düşündüğüm ama yanıldığımı sonrasında yaşadığım duygu fırtınasıyla anladığım ender durumlardan birisiydi bu. Duygu fırtınası diyorum çünkü yaşadığım o “şey”e başka bir isim bulamıyorum.

Siteye isimler girilip aranılan kişilere ulaşıldıkça, birkaç fotoğraf karesinde kalmış anılar teker teker hayat buluyor. Uzamış, kısalmış saçlar; bıyık ya da sakal eklemeleri aradığınız kişileri tanımanızı engellemiyor çoğunlukla. Neyse ki ilkokul arkadaşlarımın genelini soyadlarıyla hatırladığımdan - bu özelliğimle gurur duyuyorum- siteye kayıtlı olup olmadıklarını bile düşünmeden ilk ismi yazdım arama kutucuğuna. (Bundan sonra “facebook” denildiği zaman bu isim aklıma gelecek eminim.) Veee ilk sırada, aradığım arkadaşımın yıllar önceki halini tıpatıp yansıtan fotoğrafı duruyordu. 89’ yılından 2007’ ye tam 18 yıl, dile kolay… Ama karşımdaydı işte; tek bir kare fotoğraf olmaksızın sadece okul yıllarından hayalimde kalmış, belki de biraz sararmış siluetinden sıyrılıp gerçek rengini kazanarak hem de… Bütün tüylerimin diken diken olduğu ender, güzel anlardan birisiydi bu. Tebessüm ederek uzun uzun fotoğraftaki yüze baktım, gülümsemesine, sonra saçlarına… Ki hala uzun saçtan vazgeçmediğini gördüm; derken gözlerimin dolduğunu hissettim. “Zaman su gibi akıp geçiyor” düşüncesi burnumun direğini sızlattı o an. “Demek ki büyüme yaşlarımız bitti, olgunlaşmaya başlıyoruz.” dedim kendi kendime.

Sonra kalbimin heyecanı, parmaklarımı etkisi altına almadan bir isim daha yazdım mucize kutusuna. Bu defa karşıma aynı isme sahip, listelenmiş bir sürü kişi çıktı. Bazılarında fotoğraf yoktu ama baktıklarım çocukluk yıllarımı geçirdiğim kişiye pek benzemiyordu. Sayfaları tıkladıkça onun kayıtlı olmadığını düşünerek umudumu yavaş yavaş yitiriyordum ki... İşte! Aradığım ikinci arkadaşım da ekrandaki yerini almıştı. İnanılmaz mutluydum ve kendimle garip bir şekilde gurur duyuyordum. O an “arkadaş listesi” diye bir bölümün olduğunu fark ettim sağ tarafta. Merakla tıkladım ve listede aradığım 7 arkadaşımın zaten kayıtlı olduklarını gördüm. Benden önce birbirlerini bulmuşlardı demek...

Ayrıca burada önemli olan sadece arayan değil aranan kişinin de arkadaşını unutmamış olması gerektiğiydi. İşte o an, daha fazla tutamadım kendimi… Bunun sebebi de daha içeriğini öğrenmeden burun kıvırdığım, aklımın köşesinden dahi geçmeyecek bir yolla arkadaşlarımı bulmamı sağlayan bir siteydi. Bana bu unutulmaz anı yaşattığı için site yaratıcısı Mark Zuckerberg’ e en azından kendi adıma teşekkür ediyorum.

Son bir söz:
İsim hafızanız ne kadar kuvvetli olursa olsun eğer aradıklarınız kayıt yaptırmamışsa çabalarınızın boşa gitmesini engelleyemiyorsunuz. Siz aramak niyetinde değilseniz bile lütfen bunu, sizi bulmak isteyen sevenleriniz adına bir kez daha düşünün…

25 Kasım 2007 Pazar

Prometheus'un Gücü


Tarihin içinde yolculuk yapmaya bayılırım… En çok da mitolojik kahramanlar ve hikâyeleri etkilemiştir beni… Bazen gerçek hayatla bağlantı kurmak, onları günümüzdeki kimliklere büründürmek işin eğlenceli kısmıdır. Sizlere Grek mitolojisinde anlatılan bir hikâyeden bahsedeceğim…

Mitolojide Zeus’un en kızdığı garip yaratıklar yani Titanlar kötülüğün temsilcisi olarak bilinir. Zeus’un oğullarından olan Zagreus’un Titanlar tarafından parçalanması sonucu öfkelenen baş tanrı Zeus, yıldırım oklarını titanlara savurarak onları yerde kül haline getirir… Bu külün üzerine yağan yağmurlar onu bir bulamaca çevirmiştir. Sonra Zeus un yarı kardeşi yarı oğlu olan Titan Prometheus ( bu panteonun sapıkça ilişkilerle dolu olduğunu da eklemek gerekiyor)gelir oraya. Önündeki bulamacı bir insan biçimine sokar. İşte mitolojide insan böyle yaratılmıştır. Kimi yazarların sorduğu biz insanların içinde neden aynı anda kötülüğün ve iyiliğin olduğu sorusunun cevabı da buradadır. Çünkü insanlar, iyiliğin temsilcisi Zagreus ve kötülüğün temsilcisi Titanlar tarafından yaratılmıştır. Prometheus daha sonra demirci tanrısı Hepaistos’tan ateşi çalarak insanlara vermiştir. Bu yüzden de Zeus’un gazabına uğrayarak bir dağa zincirlenmiştir. Ancak sonunda Prometheus kurtulmuştur. Kimi söylencede onu Herkül’ün kurtardığı, kimisinde ise Zeus tarafından affedildiği söylenir. Bu mitolojik öyküde Prometheus’un insanı yaratmasında eksik bıraktığı çok şey olduğunu görüyoruz. Ah be Prometheus! Şu varlığı yarattın iyi güzel de, ne olurdu içine şiddeti, nefreti, kini, gafleti, haksızlığı koymasaydın. Bak şimdi dünya ne halde…

Günleriniz mitoloji kadar coşkulu ve lirik geçsin efendim… Görüşmek üzere…

İşte buradayım. İnsan yoğuruyorum,
Kendi suretime göre
Bana denk bir soy
Acı çekecek, ağlayacak
Zevk duyacak ve sevinecek,
Ve seni önemsemeyecek
Benim gibi!

24 Kasım 2007 Cumartesi

24 Kasım Öğretmenler Günü



"Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet henüz millet namını almak yeteneğini elde edememiştir. Ona basit bir kütle denir, millet denmez..."

Mustafa Kemal ATATÜRK


19 Kasım 2007 Pazartesi

Biri bana anlatsın...


Diziler, diziler… -Birkaç tanesini tenzih ederek soruyorum.- Yahu nedir şu taksite bağlanmış film kılıklı, uzadıkça uzayan kabak tadındaki bölümler?
Eskiden bir anlamı bir sempatikliği vardı sanki bunların. Yanılıyor muyum? Bir sonraki bölüm üzerine tahminler yapılırdı, ne bileyim ailece bir hafta sonra yeni bölümüyle televizyon karşısında toplanılırdı.
Konuşanların dilini anladığımız, seyrederken kâh gülüp kâh burun kemerini kaşıyormuş gibi göz uçlarından sızan damlaları parmağımızla sildiğimiz buram buram sevgi kokan diziler… Böyle değil miydi en çok sekiz on sene önce izlediklerimiz? Ya şimdikilerin öğretisi ne, bileniniz varsa bana anlatsın. Sevgilisi için seni seviyorum “lan” diye göklere uluyan sözüm ona divaneler, batı tarzı konuşmalarıyla şaşkınlığını: “Oha oldum yani!” diyerek vurgulayan bacılar, “Bütün gerçekleri bana bir bir anlatacaksın!” diye hesap sorup, hemen ardından karşısındaki kişi “Bak izah edeyim.” deyince “Sus sus seni dinlemek istemiyorum!” diyerek izleyeni aptal yerine koyan karakterler…

On beş dakika reklâm, beş dakika dizi harmanıyla hafızaları güçlendirme egzersizi bunların en iyi özelliği. İnkâr etmiyorum, hâşâ! Sonra, sonra… Yahu başka hangi iyi özellikleri var da söyleyeyim bilemiyorum ki… Onların bu çağdaş batı kültürü(?) tarzı yaklaşımlarına ben eski kafalı halimle ayak uyduramıyorum. Ayrıca kullandıkları tabirlerin anlamını anında çevirecek çözücü (dekoder) henüz bulamadım piyasada özür dilerim. Yapılan bunca zengin bütçeli çeşitlemelere rağmen oyunculuk yeteneğini annesinin karnında unutmuş kişileri ekranda gördükçe eski dizileri daha çok özlüyorum ben.

Hani bir şarkı vardı: “Bana bir masal anlat baba içinde denizle balıklar, yağmurla kar olsun güneşle ay...” Böyle başlardı her hafta merakla beklediğim dizi ve gayet makul bir kültürle şifresiz izlerdik ailece…

18 Kasım 2007 Pazar

Kardelenler Solmasın

Binlerce yıldır değişmez kaderidir kadınların erkeklere mahkûm bedeni ve kimliğinin oluşumu… Âdemden bu yana yasak elmayla gelen teslimiyet ne zaman son bulacak bilinmez… İşin en acı tarafı buna “hayır” demeyip “Oh olsun!” gözüyle bakan yine hemcinslerimizin tutumu. Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde kadın olmak ve kadınca yaşamak hep zorluklarla bir yaşam süreci getirmiştir… Cinsiyet ayrımcılığı ise bizim toplumda hat safhadadır diyebiliriz. İran’daki kadınların durumu bizdekinden çok daha beter elbette... Biz en azından taşlanarak öldürülmüyoruz… Şimdilik rahatız ama ya bundan sonrasının bir garantisi var mı? Gidişat bunun iyi olmayacağını gösteriyor, bu ara töre cinayetleri hızını kesmiş görünse de eminim ki yine nice cinayetler ve baskılar olmaya devam edecektir. Kadınların en büyük destekçisi yine kadın kuruluşları ve kadın yandaşlar olmalı diye düşünülürken ne yazık ki bu konuda çok da bilinçli davranılmadığını görüyoruz. Zira bu şiddeti uygulayanları da yine kadınlar yetiştirmekte. “Kadın” dediğimiz varlık bu devirde bile okumuyor, eleştirmiyor, düşünmüyor, karşı çıkmıyor. Sindirilmiş ve kabuğuna çekilmiş, örgütlenmeyi ve sosyal bilincini ayakta tutmayı denemeyen, pasifize olmuş; erkek tarafından ne uygun görüldüyse o rolü benimsemiş ve kaderine bir kez bile “Dur!” diyemeden sonlanan hayatlardır kadınlarımız...
Kadınlar önce ne istediklerine ve nasıl yaşamak istediklerine karar verip bu doğrultuda mücadele etmeliler. Özgürlüklerini elde etmelerinin tek yolu da eğitimden geçiyor. Ne kadar zor olsa da, ne kadar imkânsız gibi görünse de bunu başarmaları mümkün. Yeter ki biz tek bir ses, tek bir yürek olmayı gerçekleştirebilelim… Televizyonlardaki salya sümük kadın programlarından, kendimizi esir eden medya çılgınlığından kurtarabilirsek kumdaki başlar ortaya çıkacaktır… “Haydi kızlar okula!” demek yetmiyor, “Haydi kadınlar okumaya, okutmaya ve aydınlanmaya!” Erkek egemenliğinde yaşamaktan uzak, mutlu yarınlara doğru kabuğunu kırmaya…
Unutmayın! Umut hep yanımızda yeter ki taşımaktan yorulmayalım...

14 Kasım 2007 Çarşamba

Geri sayım: Son 5 4 3 2 1 veee...


Yayın hayatına başladığımızın resmidir bu yazı. Hem bloğun içeriğini açıklayacak, hem bendenizi sizlere tanıtacak hem de heyecanımın bir nebze olsun yatışmasını sağlayacak kelimeleri umarım sığdırabilirim şu satırlara. Acaba mümkün olacak mı bu? Bir deneyelim bakalım…

Bir iki kelimeyle bendeniz Aslı; yaşını fotoğraflarda göstermeyen ama nüfus cüzdanındaki yaşını gocunmadan söyleyebilen ikizler burcu baymayanıyım.[Ne zaman başladı bu tikim inanın bilmiyorum ama lütfen bayan kavramını uzak tutun benden :) ] Tam bir İstanbul aşığıyımdır ki bunu zaten ilerleyen günlerde gerek yazılarım gerek fotoğraflarımla sizler de fark edeceksiniz. Kendi çapında hayvan dostu ve Türkçe koruyucusuyum. Yemek yapmakla uzaktan yakından alakam yoktur, bunu da öylesine söylemiyorum puf böreği tarifini harfi harfiyen uygulayan bir insanın yaptığı börek kâğıt biçiminde olursa kendisine başka bir tanımlama yapamaz inanın. Yeniliklere meraklı, burnunu her işe sokan sonra kuyruğunu kurtarmaya çalışan ilginç bir canlıyım sonuçta…

Nerden geldi aklına bu blog merakı demeyin, “kahretsin şu burnum” dersem anlarsınız sanırım :) Herkes kendisini bir şekilde ifade etmek ister birilerine… Konuşarak, yazarak, şarkı söyleyerek, el kol hareketleriyle, blog yaparak… Sonuncusunu ben uydurdum tabiî ki.
Şaka bir yana içeriği kendi elimizde şekillenen bir yaratıcılığı hangimiz istemeyiz ki? İşte bu blog benim gibi düşünenlerin ve ileride böyle düşüneceklerin buluşacağı bir mekân olacaktır umarım. Kolları sıvama amacım budur. Bloğun içeriğini ifade edecek kelimeler ise şunlardır: “Yok yok!” Aklıma gelenler yayın süresince karşınızda olacak zaten, diğer ihtimalin olmaması içinse çok araştırma yapmam ve üzerlerinde çalışmam gerekecek farkındayım. Bana bu zorlu uğraşta destek olacak arkadaşlarım da olacak elbet: Yazarlarımız… İlk olarak, bir şekilde Kaz Dağları’nın havasını solumuş buuuz gibi suyunu içmiş ömründeki bir parça zamanı burada geçirmiş arkadaşlar olacak bu kişiler. Çünkü bloğumuz yayın hayatına Balıkesir’in tatil yöresi Akçay’dan başladı. Gidişatını ise zaman gösterecek şüphesiz.

Yani lafın kısası; ileride bana “Seni hatırlatacak ne yaptın?” diye bir soru sorduklarında vereceğim cevaplardan altını kırmızı kalemle çizebileceğim bir girişimdir bu. Sesimi duyurabileceğim, sesleri duyurabileceğim bir yolculuğun ilk adımıdır bu…

13 Kasım 2007 Salı